M. Kübra's notes (135) 

Please wait...
Sorry, the note you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't post your note right now. Please try again later.
To post a note you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off notes.
Sorry, we can't delete your note right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of notes that can be posted in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to post notes disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish posting your note.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To post a note, sign in with your Windows Live ID (it's your Hotmail, Messenger, or MSN account). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

Oct. 30
mehmet erenwrote:
mehmet_em_55@hotmail.com ekle tanışalımmm
Oct. 26
Oct. 24
Es Selamu Aleyküm

Spacesin değerli ve de pek kıymettar dostları

Spacesimizin Radyosu yayınına başlamıştır inşaallah.

Birbirinden güzel ilahi, ezgi, marş, anlatı, sohbet, Kur'an, tefsir, hadis ve şiirlerle beraber bir birlikteliğe ne dersiniz ?

Neden olmasın. Evet diyorsanız. Sizleri Radyoya bekliyoruz.

Yapmanız gereken http://islamiilimler.blogcu.com/ yazan yere tıklamanız biraz beklemeniz (açılması için).

HADİ BUYRUN.

Toprak bir değişim içinde yine,vaktin ayçiçeği gözlerinden esrar perdesi bir daha çözülürken sabrın güzel nasibinden merhaba doğan yeni güne. Selam size ey gün aşıkları merhaba size? Ellerinizi bize verir misiniz? Biz gönül dostlarına yüreğinizi de verir misiniz? İnanın bize yaşam daha güzel, Güne girmesiyle RABBİN Ölümse gülümse diyebilir misiniz? İki elinizi gökyüzüne açıp amin nidalarıyla inletebilir misiniz arş-ı ? Öyleyse verin yüreğinizi bize bir gönül dostu da siz olun iklimimizde Aşk bezmine doğru bir sefere çıkalım verin yüreğinizi bize ?

GöNüL İkLiMi'NDe BuLuŞaLıM ?

~✿~ RaDYo rBg ~✿~
Oct. 19
muratwrote:
en iyisi helal olanıdır
Oct. 10
sedat celikwrote:
Kahvenin Tadı



Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.



Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve

porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına

kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler:
'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için

en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki,

bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı

durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi

bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için

sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.




Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!




En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.



Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun,
gerisini hayata bırakın..

Oct. 9
ali deryahanwrote:
Cemaat Rahmettir

"Efdali a'mal namaz, namaz, namaz sonra da cihaddır" buyurulmuş.
Hele gece kılınan iki rekat nafile namaz ve sabah namazının sünneti dünya ve dünyanın içindeki her şeyden, altını, gümüşü ve sair madenleri de dahil olduğu halde hepsinden efdaldir.

Zira dünya ve
dünyanın içinde neler varsa
hepsi fanidir amma ibadetlerin hepsi bakidir.
Baki olan; elbette fanilerden efdal aladır. Onun için sen mutlaka namazını cemaatla kılmağa gayret et.

Hele sabah ve yatsı namazlarında bulunmayanlar münafıklardan
addedilmiştir.
İyi bak, Hz. Ömer gibi adil bir hükümdar bir namazı cemaatla kılmayı kaçırmış da yüz
bin dirhem kıymetindeki arazisini tasadduk etmiş. Oğlu Abdullah da eğer bir vakit
cemaatı kaçırırsa bir gün oruç tutar ve bir gece de sabaha kadar ibadet eder ve bir köle
azad edermiş.
Bazı bahtiyarlar da eğer bir cemaatı kaçırırsa onu tam yirmi beş kere
tekrar kılarlarmış ki aynı cemaat sevabını alabilsinler.

İki safta yer almağa çalış yani camiye erken gir ve ön safta yerini al. Çünkü meleklerin duasına mazhar olursun.

Hem sabah namazını cemaatla kılmak, "dünyada ve
içinde neler varsa hepsinden efdaldir." Bir de evlerde cemaat ile kılınan namazlarda
cemaat her ne kadar çok olsa dahi camide kılmak daha evla ve layıktır.
Bir hikaye naklederler ki:
Ebu Bekr Hazretlerinin dört yüz devesi ile kırk kölesini hırsızlar, eşkıyalar almışlar.

Sevgili Peygambere gelince:

-Ya Eba Bekr seni mahzun görüyorum, deyince o da vakayı haber verir. Resülullah
cevaben:
-Ben zannettim ki ya Eba bekr, namazın ilk tekbirine erişemeden kaçırdın: Hz. Ebu
Bekr:
-Ya Resülullah o ilk tekbiri kaçırmak o kadar şiddetli mi? mi? deyince. Buyurmuşlar ki:
-Yeryüzü deve ile dolu olsa (diğer bir rivayette:) namazın ilk tekbirini kaçırmak 999
genç cennet develerini zayi etmek gibidir.

Oct. 6
如何拥有最幸福快乐的生活??Fwiw.ws!!
您想过这样的问题吗?
如果没想过现在就想
请看下面
索取資訊> http://www.fwiw.ws/dvd
http://www.fwiw.ws/gdi
http://www.freedom.ws/fwiw
FJJJ在此祝愿朋友:
為自己心愛的人許下最美好的愿望,透過GDI快樂事業達成你們的愿望!!!
祝天天都是美好的一天˙快樂與您同在^__^

How to have the most happiness in life?? Fwiw.ws!! You thought about
this problem? If you never thought that I just want to Look at the
following Request Information> http://www.fwiw.ws/english
http://www.fwiw.ws/gdi http://www.freedom.ws/fwiw
FJJJ in this wish
a friend: For themselves the promise of a loved one the best wishes of happiness through the GDI business to achieve your aspirations!!!
I wish every day, a beautiful day ˙ happiness and your association with the ^ __ ^
Oct. 4
merhaba
Sept. 30
Umudunu yıkma; Hz. Yusuf'u hatırla.

-Kötü bir işe düşünce ibret al, üzüntüye düşme. Fayda ve zarar zamanında da gülmeye bak. Gülün yapraklarını tek tek koparsan da sana gülümser o. Bir dikenden niye gama düşersin? Diken olmasa gül olur mu?

-Belaya uğrayan müminin misali, tencerede kaynayan nohuda benzer. Nohut, yanmaktan ıstırap duyar da kaçmak için kapağı zorlar. Hanım, çıkmasın diye kepçe ile bastırır. Nohut, yanmanın yok oluş değil nimete dönüşme olduğunu bilse kaçar mıydı? Allah pişesin, olgun olasın diye seni belalarla kaynatır.

-Ayağın kırıldı diye üzülme. Allah sana belki kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye kırılma, belki oradan bile bir kapı açılır.

-Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır. Allah da senin tozunu alıyor, niye kederlenirsin?

-Kışın yüzü soğuktur ama şefkâtlidir. Yaz gülümser ama yakar, kavurur. Darlık geldi mi onda genişlik görmeye bak.

-Geceyi yaratmasaydı Allah, bu millet kazanma hırsından kendini helak ederdi. Sıkıntılar gecedir. Dinlen, kederlenme. Sabah elbet olacak.

-Dert nerede ise deva oraya gider.Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya verilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.

-Allah, bunalan kişinin duasını kabul eder. Meryem iffetinden 'beni kötü sanırlar' diye bunaldı, Hakk'a yalvardı da Allah İsa'yı konuşturdu.

-Kötüye yormak ve vehim yapmak, insanı derdi yokken bile hasta eder. Onun için olaylara iyi bak.

-Ad san sahibi olmazsan, insanlar arasında kaybolurum sanma. Defineyi açık ve meşhur yere koymazlar.

-Gamdan sevinmeye çalış. Gam, vuslat tuzağıdır. Bu yolda aşağıya düşüş, aslında hakikâte yükseliştir. Gam bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkât çekişinse maden. Gam derdine düşen, madeni kazmaya başlamıştır. Azimle kazan, ulaşır defineye.

-Gökten yeryüzüne ne yağarsa yer ne kaçabilir, ne de çare bulabilir. 'Sizi topraktan yarattık' ayetini unutur da Hak'tan gelene öfkelenirsin. Topraksın, arştan gelenden kaçamazsın. Toprak gibi razı ve mütevazı ol.

-Dert, Allah'ı gizlice anmana vesile olacaksa tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir

Selam, sevgi ve dua ile, Allah’u-tealaya Emanet olasın
Sept. 26
Yönelememek Sana içten bir aşkla,
Canım yanıyor ya Rabbel Alemin,
Bir sızı var anlayamadığım,
Canım yanıyor Ya Erhamerrahimin
Adını koyamadığım,

Bugün gitmek istedim buralardan..!
Sana yakın olmak için,uzakları yakın yapabilmek için,
Çıktım viran şehrimden; daha fazla gidemedim nedense,
Bir yağmur başladı sessizce, ER-RAHİM diye fısıldadı paramparça olan yüreğime,

İrkildim Ya Rabbelalemin, rahmetine kavuştur beni,
Sonra yürüdüm içimde bir ses anlayamadığım,
Bir güvercin gördüm sırılsıklam, EL-CELİL dedi içimdeki sese,
Ne büyük.ne Yücesin; Yüceliğinle derman ol derdime,
Islandım, yorgunum birde acı var içimde nereye baksam seni gördüm

Bir çocuk tebessümünde, bir yaprağın vedasında mevsime,
MALİKÜ'L-MÜLK tecellisini gördüm kara bulutların içinden doğan güneşte..!
Sen her şeyin tek sahibi 'ım,
İçimde bir uçurumken hayat, üstelik çıkmazdayken dar sokaklarım
EL-MÜHEYMİN sesi kulağımda,
Sen aciz kullarını unutmayan, hep gözeten 'ım, yardım et bu kuluna,

Savruluyorum, nereye gitsem bilmiyorum, bir dağa bakıyorum bir mahlukata..!
Hepsi rükuda, hepsi kıyamda..!
Çiçekler, otlar, toprak secdede..!
En küçük mahlukat zikirde, insanlık ise gaflette...!
YA HÂLIK diyor tabiat; adem ise hüsranda, azapta...!

Ey incelik, lütuf sahibi EL-LATİF
Ey kusurlardan münezzeh KUDDÜS
Ey adalet sahibi EL-ADL
Ey büyüklük sahibi EL-AZİM
Ey merhamet sahibi ER-RAHMAN

Nereye baksam, nereye dönsem sen tecelli ettin,
Bir tek insanlıkta görmedim huşu ile yakarış,
Her şey Sen'de yaşarken; İnsanlık nefsinde ölmüş
Her yer Sen'de iken, insanlık her yerde viran olmuş,
Bu viran şehirde, divane dünyada yalnız bırakma bizi

UTANIYORUZ RAHMETİ GENİŞ 'ım (c.c.)...!!!
Bizi bize bırakma 'ım (c.c.)...!!!
"ben beni bıraktığım zaman, SeN (c.c.) beni bırakma 'ım (c.c.)"
Sept. 26
ali deryahanwrote:
Güle Güle Ey Şehri Ramazan...

Yine bitti... Zaten hiç anlamayız Ramazan’ın nasıl öyle çabuk bitebildiğini. Uhrevî anlamda kalbimizi dolduran sımsıcak bereketi bir yana, günlük hayatımıza yansıyan renkleri de özlenenler arasına katılıverir gittiğinde. Meselâ bir ay süreyle ‘sahur’ diye bir mefhum girer hayatımıza.
Sahurlar, uyku ile pek barışık yurdum gençliği için oldukça zorlu deneyimlerdir. Biz hızlı bir nesilizdir, üstelik de vaktimiz kısıtlıdır. Yemeklerimizi ‘fast’ bir biçimde yeriz. Apar topar doyuveren, uykuları uzun, günleri kısa insanlarız.

Ve geçip gider Ramazan...

Biz genç nesil, onu uğurladıktan sonraki ilk üç günü, Türk-İslam geleneği mevzuatı gereği her büyüğümüzün elini öperek, ‘bayram’ olarak idrak ederiz. Ramazan bayramı da alıp başını gittikten kısa müddet sonra bakarız ki, Kurban Bayramı kapımıza yanaşmış bile. Birden bire hayatımıza, her yıl olduğu gibi, büyükbaş hayvan sektörüyle alâkalı birçok bilgi giriverir. Kurban kesecek yer seçiminde belediyenin izin verdiği alanları tercih etmenin zorluğundan tutun, iki metrelik hayvan derisini Teyyare Cemiyeti yetkilisinin elinden kurtarıp, “Camiye verecez kardeşim” diye laf anlatma çabasına kadar, kurban bayramı dinî atraksiyonlarımızın en hareketlisi, en eğlencelisidir.

Bayram gelmiş neyime…

Biz, yaşımız itibariyle, “Nerede o eski Ramzanlar, o eski bayramlar” diye yakınacak konumda değiliz. Zirâ bundan on sene önce, bayramda, harçlıklarımızı çatapata yatırıp sokakta o enteresan yanıcı oyuncağı patlatıyor, bayramlık kıyafetlerimizi rezil ediyorduk. Şimdiki çocuklar da aşağı yukarı aynısını yapıyorlar. On sene önce de hayatımızda bayram davulcusunun çok özel bir yeri yoktu, hâlâ yok. O zamanlar da televizyonda yayınlanan ezan sesleriyle anlıyorduk iftarın gelişini, hâlâ da böyle yapıyoruz. Ancak, biz de seviyoruz bayramları. Üstelik de, birbirimize bayram kutlaması sms’leri atmak haricinde, bayramın ruhunu ve mahiyetini değiştirecek hiçbir kabahatimiz de olmadı bizim.
Fakat nedense, bayramın bayram gibi geçmeyişinin faturası hep biz gençlere kesilir. Halbuki bayramları, kandilleri, Ramazan’ı ve sair mübarek zamanları bile kendisine istismar aracı olarak kullanan bir kısım medyayı biz destekleyip beslemedik. Birbirinden kopuk bu ‘kentli’ yaşam biçimini ortaya çıkarmak için de herhangi bir gayretimiz olmadı. Ne gördüysek onu aldık biz. Bayram tatilini, önüne ve arkasına ikişer gün ekleyip gezme vesilesi yapan zihniyeti de biz doğurmadık.
Düşünsenize, babaları her akşam oturup kanlı bıçaklı haber bültenlerini saatlerce seyretme alışkanlığına sahip olmasalardı, çocukların da, aynı bültenlerde yapılan “Kurban olarak tavuk kesmek caiz midir?” gibi akla ziyan tartışmalarla kafaları bulanmazdı. Bir koyunu allayıp pullayıp, alnına kınasını yakıp Rabbine kurban olarak sunmanın hazzını ailesinin yüzünden okurdu çocuk; Kurban Bayramı’nın anlamını işte o zaman çözerdi. Bir Allah’a kurban giden koyunun, bir gelinlerin, bir de askere giden delikanlıların kınayla boyandığını öğrenirdi. Ondan sonra da, medyatik dolduruşlara gelip, “Bu hayvanlara yazık olmuyor mu?” diye sormazdı!
Annesi ve babası devasa metropollerinde, yüksek yüksek tepelerinin on sekizinci katında oturmasaydı, çocuk da bilirdi, kurban kesilen etten birer parçasını komşulara dağıtıp, “pay vermeyi.” ‘Pay’ diye bir kavram girerdi hayatına. Birilerinin, yediklerimizde, içtiklerimizde ve giydiklerimizde ‘pay’ının olduğunu anlar, kazandıklarımızı yalnızca kendi hesabımıza harcama lüksüne sahip olmadığımızı fark edip, fakir fukaranın payını ayırırdı. Böylelikle zekat, yalnızca anne babasının Ramazan ayında oturup hesap makinesiyle yaptığı “malvarlığının kırkta birini bulup, bir de bunu verecek bir fakir bulma hesabı” olmaktan çıkar, hayatının her saatini dolduran lezzetli bir sorumluluk haline gelirdi.
Hep beraber, birilerinin gazına geldik. Birdenbire baktık ki, yılbaşında arkadaşlarıyla hediyeleşip, yeni yıla sevinen çocuğumuz, bayram sabahı yatağından kalkmakta zorlanır olmuş. On dört Şubatın anlam ve önemine dair hazırlıklarını bir hafta önceden tamamlayan kızımızla oğlumuz, Sevgililer Sevgilisi’nin (a.s.m.) doğum gününden bihaber olmuş.
Sonra da onları, günah keçisi yaptık.
Ancak, genç neslin bir temsilcisi olarak gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, emin olun, biz de seviyoruz bayramları… Biz de bayramları, büyüklerimizin anlatageldiği güzellikte yaşamak istiyoruz. O yüzden gelin, önümüzdeki Kurban Bayramı’nda, bize bayramın nasıl yaşanması gerektiğini öğretin. Kapatın ‘Bayram Özel Eğlence Programı’nı; bayram boyunca bayramdan başka hiçbir şeyden söz etmeyin. Sokakta gördüğünüz herhangi bir çocuğa, durup, gideceğiniz yere geç kalmak pahasına, “Bu kıyafet sana ne kadar çok yakışmış” deyin. Bir elma şekeri tutuşturun eline, ve bütün randevularınızı iptal edip, bayram günü sokakta elma şekeri yiyen çocuğun keyfini seyredin… ?

Sept. 19
sedat celikwrote:
Bir avuç dua, bir kucak sevgi, sıcak bir mesaj kapatır mesafeleri, birleştirir gönülleri, bir sıcak gülümseme, bir ufak hediye daha da yaklaştırır bizi birbirimize. Kalbiniz nur, eviniz huzur dolsun. Ramazan Bayramınız bereketli olsun!
Sept. 19
ali deryahanwrote:

Son Nefes -3-

Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son nefesinde tanır. Hayâtın muhâsebesi, kalbinin ve gözünün önünde sergilenir. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği üzere, hayâtı Allâh’a isyân içinde geçen Firavun, ancak Kızıldeniz’de ilâhî kahra dûçâr olurken kendisini ve ziyân ettiği ömrünü gerçek mânâda tanıdı. Dünyadaki nefsânî saltanatının iç yüzünün hakîkatte ne büyük bir sefâlet ve hüsrandan ibâret olduğunu son nefesinde idrâk ederek, içinde müthiş bir pişmanlık duydu. Âyet-i kerîmede bu hâl şöyle bildirilmektedir:

“…Nihâyet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi: «–İnandım. Gerçekten İsrâiloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!..»” (Yûnus, 90)

Lâkin iş işten geçmişti… Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken kendisini îmân halkasına tutunmaya mecbur hisseden Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?!

Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun!” (Yûnus, 91)

İşte bir belâ gelince uslanıp, selâmete kavuştuğunda tekrar eski azgınlığına dönenlerin son nefesteki uyanış, pişmanlık ve îmâna yönelişleri bir hüsrandan ibârettir. Bu bakımdan tevbe ve pişmanlığı son nefese bırakmak, büyük bir aldanış sebebidir. Hâl böyleyken hayâtın sürprizleri, med-cezirleri, yâni iniş-çıkışları içinde çalkalanırken ölümün derin ve sessiz çığlığına kulak vermemek ve birgün kendimizin de o kapıdan geçeceğimizi hesâba katmadan yaşamak, ne hazin bir gaflettir.


Cenâb-ı Hak birçok âyet-i kerîmede, dünya hayâtını imtihan gâyesiyle yarattığını beyân etmektedir. Gaflete dalarak asıl gâyemizi unutma ihtimâlimize karşı birer ilâhî îkâz mâhiyetindeki bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayâtı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)

Bu yüzden, dünya hayâtında yaşadığımız ibâdet, muâmelât ve ahlâk ile alıp verdiğimiz bütün nefesler, son nefesimizin bir nevî pusulası hükmündedir. Aynı zamanda âhiretteki hâlimizin daha bu dünyadaki tercümânı gibidir.

Dolayısıyla herkes, alıp verdiği her nefes ile aslında kendisini ilâhî cezâ veya mükâfâta hazırlamaktadır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde, biz kullarını şöyle îkâz buyurur:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 6)

“Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında, kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.” (et-Tekvîr, 12-14)

“Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (et-Tekvîr, 26)

Bu bakımdan her insan; gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunu da son nefese bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Zîrâ kâr ve zarar, kazanç ve kayıp keyfiyetleri dünya hayâtına mahsustur. Kabirde ne bir kazanç, ne de bir kayıp artık söz konusu olmayacaktır.

Toprak üstünde fânî, izâfî, nefsânî saltanat ve câzibelerin aldatmacalarına kananların ve bu sûretle rûhânî vasfını zaafa uğratanların, toprak altında hüsran ve horluğa dûçâr olacakları muhakkaktır. Üstelik, toprak altındaki ömrümüzün yâni kabir hayâtımızın, dünyadaki ömrümüzün kaç misli olacağı da bir meçhûldür. Bu bakımdan, akl-ı selîm sâhibi bir insana düşen asıl vazîfe, uzun kabir hayâtı ve ondan sonraki sonsuzluk âlemi için hazırlık yapmaktır.

Diğer taraftan, mü’min gönüllerde îmân nûruyla aydınlığa kavuşan ölümün karanlık yüzü, ürpertici bir korku olmaktan çıkmış, ebedî bir diriliş müjdesi hâline gelmiştir. Eş-dost adresleriyle dolu olan kabristanlar, îmân ehli için bir karanlıklar ülkesi değil, sessiz bir îkâz ve irşad beldesidir. Şuur sâhibi bir mü’min için hayat, ölümle iç içe yaşanan tabiî bir hakîkattir. Bu bakımdan gerçek bir mü’min, ölümle barışık insandır. Zîrâ ona hazırlıklı olarak yaşadığından dolayı gönlü huzurludur. Kısacası son nefesin en güzel ânımız olabilmesi, Hakk’a muhabbetle dolu bir gönle sahip olabilmemize bağlıdır. Aksi takdirde “dünya muhabbeti ve ölümden nefret” ile son bulan bir hayat, hüsran ile neticelenir.

Kâmil bir âhiret hazırlığını; Rabb’imizin Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği “sevdiği vasıflar”ın şümûlüne girip, yâni; takvâ, zühd ve ihsân netîcesinde; merhamet, şefkat, hizmet, affedicilik, fedâkârlık ve sabır gibi cemâlî vasıflarla müzeyyen olup Hakk’ın sevdiği bir kul olabilmek şeklinde hulâsa etmek mümkündür. Buna göre bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın cömertliğinden hisse alarak ikram ve ihsân sahibi olmalıdır. Takvâ ve sadâkati kendisine şiâr edinmelidir. Diğer taraftan, Rabb’in sevmediği; gurur, kibir, israf, zulüm, fitne, gıybet, dedikodu, iftirâ, yalan gibi cehennemî vasıflardan kaçınmak da, son nefes hazırlığının mühim bir bölümünü teşkîl eder.


Kulun, son nefesini hüsn-i hâtime, yâni îmân ile verebilmesi için öncelikle kalbini tezkiye etmesi, yâni çirkin temâyüllerden temizleyip, yüce hasletlerle tezyîn etmesi gerekmektedir. Zîrâ, bu sûretle kalbin takvâ kıvamına ulaşması, hayat yolculuğunun en kıymetli hidâyet meş’alesidir. Mevlânâ Hazretleri’nin şu ifâdeleri de, âdeta tezkiyenin bu mâhiyetini îzâh etmektedir:

“Mezar yapmak; ne taşladır, ne tahta ile, ne de keçe iledir. Lekesiz bir gönülde, kendi iç temizlik âleminde, kendine bir mezar kazman îcâb eder ki, onun için Allâh’ın yüce varlığı önünde kendi iddiâ ve benliğini yok etmen gerekir.”

Tezkiyenin kâmil mânâda gerçekleşebilmesi ve kalblerin seviye alabilmesi için de, Allâh ve Rasûlü’ne muhabbet duyguları ile dolu olmak gerekmektedir. Allâh’a muhabbetin en büyük alâmeti O’na itaattir. Allâh’a isyan hâlinde olup da muhabbet iddiâsına kalkışmak, kendini aldatmaktır.


Nitekim bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana öğüt ver, ancak kısa ve öz olsun!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Namazını, (hayâta) vedâ eden bir kimsenin namazı gibi kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elindekilerden ümidini kes!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 412)

Bu bakımdan ölüme hazırlanma gayreti içinde bulunan bir mü’min olarak, ibâdet hayâtımızı olduğu gibi, muâmelâtımızı ve beşerî davranışlarımızı da Sünnet-i seniyyeden feyz alarak güzelleştirmek mecbûriyetindeyiz. Elinden dilinden ümmetin istifâde ettiği bir kul olmalı, kendimiz için istediğimiz bir şeyi mü’min kardeşimiz için de isteyebilme diğergâmlığına kavuşabilmeliyiz. Netîcede ise, Allâh ve Rasûlü’ne duyduğumuz muhabbet, gönlümüzden bütün mahlûkâtı kuşatacak derecede taşarak, onlara Hakk’ın nazarı ile bakabilmemize medâr olmalıdır.

Hakîkaten, son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde seyreder. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı pişmanlık iklîmine sokar. Dolayısıyla, hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın! Bu ayna, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyye hâlinde henüz yaşarken hayâtımıza girsin. Zîrâ gerçek bahtiyarlar, ölümle tanışmadan önce kendisini tanıyabilenlerdir.

Rabb’imiz son nefesimizi, ebedî âlemdeki mükâfatlarımızı seyredeceğimiz bir pencere eylesin…

Âmîn!..

Sept. 13
GÖZYAŞIMDA SAKLISIN

Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben
Düşeceksin sanırım kirpiklerimden…”
Hatırladınız mı şarkıyı?
Gözyaşında nelerin saklı olduğunu, hangi hüznün ve elemin, hangi gamın ve kederin, hangi sevincin ve neşenin, hangi sevginin ve sevgililerin ve kimlerin saklı olduğunu anlatan, söyleyen ve “hüngür hüngür” haykıran bu güzel şarkıyı hatırladınız mı?
“Gözyaşımda saklısın ağlayamam ben…”
Sizin gözyaşlarınızda neler saklı?
Kime ve kimlere mesken yaptınız gözyaşlarınızı?
O güzelim buğulu gözleriniz kime ve kimlere “yataklık” ediyorlar?
Sahi, nedir gözyaşı? Sığınak mı, barınak mı?
Acı mıdır gözyaşı, sevinç mi?
Ve,
Nedir ağlamak?
Neden ağlar insanlar, neden akıtırlar gözyaşlarını?
Ve neden ağlamazlar?
Neden ve niçin saklarlar gözyaşlarını?
Neden ve niçin “iç”lerine akıtırlar “terkîbinde” nelerin saklı olduğu meçhul olan,
kaynağı belirsiz o iki damla ıslaklığı?
“Gözyaşı Medeniyeti”nin mensupları neden ağlamazlar?
Ağlamak bir “küçüklük” tezahürü müdür?
Medeniyetinin hamurunun gözyaşı ile yoğrulduğu söylenen bir toplumda ağlamamakta neyin nesi oluyor?
Nereden çıktı bu “kadın gibi ağlama” lafları?
O zaman siz “erkek” gibi ağlayınız…
Yok hayır, “adam” ve “insan” gibi ağlayınız…
Ağlamak…
Nereden ve niçin geldiği belli olmayan iki damla sıvının “göz pınarları”ndan süzülerek, gözün “koruyucu melekleri” olan kirpiklerde bir yarım tur attıktan sonra, yavaş yavaş, kimseyi incitmeden, sadece kendi sahibinin “gönül telini” samimi bir şekilde titreterek, kendine has “eda”sı ile birlikte, yılların izini taşıyan “yüz” ün o kıvrımlarından süzülerek, bazen elin tersiyle silinerek, bazen de çene kenarlarından kayarak toprakla buluşma “eyleminin” adı…
“Göz Pınarları.” Bu harika tamlamayı mensuplarına hediye eden medeniyetin çocukları,
niçin ağla mıyorsunuz?
Yoksa, gözlerde bir “pınar” olduğunu, o “pınar”ın “gözyaşı” ile dolu olduğunu, zaman zaman boşaltılmazsa sahibini rahatsız edeceğini, “musluk”larını ne kadar sıkı sıkıya kapatsanız da “o”nun mutlaka kendine bir “yol” bulacağını, sizin “o”na yol vermemeniz halinde “o”nun kendi güzergâhını kendisinin çizeceğini ve “o” parlaksı, efsunlu, sahibine ayrı bir “güzellik” katan güzelim sıvının “içinize” doğru akacağını ve nihayet sizin ağlamamanız halinde, “dışı”nızın ağlamaması halinde “içiniz”in ağlayacağını bilmiyor musunuz?
“İçin için ağlamak” tabirini hiç duymadınız mı?
Öyleyse neden ve niçin “dışın dışın” ağla mıyorsunuz?
Ağlayın…
aşkına ağlayın…


Bazen sessizce, bazen hıçkırarak, bazen de bağırarak ağlayın…
İçinizin ağlamaması için dışınızı ağlatın…
Akıtın gözyaşlarınızı göz pınarlarınızdan…
Açın ellerinizi semaya, bükün boynunuzu, isteyin affınızı Yaratıcıdan ve ağlayın ki göreceksiniz meleklerinde sizin o ağlama “seansına” iştirak ettiğini…
Günahlarınızın affı için ağlayın, mazlumların “âh”ını almamak için, kaprisleriniz için, gelmeyecek olan gençliğiniz ve gelmesi mukadder olan ihtiyarlığınız için, kendiniz için, ana-babanız için,çoluk-çocuğunuz için, benim için ve samimi dualarınızın kabul olunması için ağlayın…
Elinizden “ağlamaktan başka bir iş” gelse de ağlayın “gelmese” de zira ki ağlamak başlı başına bir “iş” tir…
Peki siz gözyaşının terkîbinde nelerin olduğunu biliyor musunuz?
Ağlama “işi” nin hangi hastalıklara “şifa” hangi dertlere “deva” olduğunun farkında mısınız?


Gözyaşının “renk körlüğü”ne iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani herşeyi “siyah ve beyaz” gören, arada kalan bütün renkleri “yok” sayan, görmeyen, grînin, yeşilin, mavinin, eflatunun ve diğerlerinin farkında olmayan “renk körü” gözleriniz var ya, işte onlara iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının gözdeki “perdelere” iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o herşeyi “flû” gören, bir türlü net göremeyen, görmek istemeyen, al ve yeşil “lens” li gözleriniz var ya, işte onlardaki “bir türlü görmek istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Göremediğiniz zaman bilemeyeceğinizin, bilemediğiniz zaman ilgilenemeyeceğinizin, ilgilenemediğiniz zaman da ne ocakların söndüğünün, ne yuvaların yıkıldığının farkındasınız değil mi?
Gözyaşının kulaklara faydalı olduğunu, “duymama/duymak istememe” hastalığına iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o bir türlü kimseyi duymayan, uzakları geçtik yakınındaki “âh”ları ve feryâd-u figânları işitmeyen kulaklarınız var ya, işte onlara en kaliteli “işitme cihazı” etkisi yaptığının farkında mısınız?


Gözyaşının burnunuza faydası olduğunu bilir misiniz?
Hani o “iyi” olan şeylerin kokusunu bile unutan, akşamleyin komşusundaki pişen yada pişmeyen çorbanın kokusu ile ilgilenmeyen, hep sunî kokulara alıştığı için gerçek kokuları bir türlü alamayan, yahu “gül” ün kokusunu bile unutan burnunuz var ya, işte ona da iyi geldiğinin farkında mıısınız?
Gözyaşının dilinize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o tatmış olduğu bütün nîmetlerin asıl sahibini unutan, unuttuğu için şükretmeyen, hep yanlışın sesini çıkaran, bir türlü doğru sesi çıkartmayı beceremeyen, şükrü unuttuğu gibi zikri de unutan, malayâni şeylerle iştigâl eder hale gelen ve sahibine yani size “ölmüş kardeşinizin etini” yediren dilinize iyi geldiğinin farkında mısınız?


Gözyaşının ellere iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o semaya açılmayı unutan, “yetimin başını okşama” hasletini kaybeden, hep “alan el” olmaya alışmış, bir türlü “veren el” olmayı beceremeyen/istemeyen, günahlarınızdan dolayı nasırlaşan ve kullandığınız “yan sanayi” kremlerin bile “görünmeyen” nasırlarızı örtemediği ellerinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının ayaklara iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o mescidin yolunu unutan, bar ve pavyon gezmelerini “ezbere” bilen, dost gezmelerine ve hasta ziyaretlerine çağıranlara “bırakın bu ayakları” diyen ayaklarınıza iyi geldiğinin farkında mısınız?


Gözyaşının beyninize iyi geldiğini bilir misiniz?
Hani o varoluş sebebi olan ve sizi hayvandan ayıran “düşünme” melekesini kaybeden, dumûra uğrayan, düşünemediği için işleyemeyen, işleyemediği için pas tutan ve sorgulama yeteneğini kaybeden, o yüzdendir ki “gelene ağam- gidene paşam” diyen beyninize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Gözyaşının damar sertliğine, migrene, hazımsızlığa ve özellikle çağın illeti olan strese; her nevî sosyolojik ve psikolojik ve fizyolojik hastalıklara “şifa” olduğunun farkında mısınız?

Ve,
Gözyaşının kalbinize iyi geldiğinin farkında mısınız?
Bütün kirli çamaşırlarınızı temizleyen ve hatta onları “beyaz ötesi” hale getiren temizlik maddelerinin temizleyemeyeceği kalbinizi temizleyen, sertleşmiş kalbinizi en kaliteli yumuşatıcının dahî yapamayacağı şekilde yumuşatabilen bir “GÖZYAŞINA” sahip olduğunuzun farkında mısınız?
O gözyaşının size bir “insaf”, bir “vicdan”, bir “yürek”, bir “feraset” ve bir “GÖNÜL” olarak geri döneceğini biliyor musunuz?


Ağlayın, hemen ağlayın ve akıtın gözyaşlarınızı toprağa…
Yoğurun gözyaşlarınızla toprağı ve sulayın…
Gözyaşlarınızla yoğrulan ve sulanan toprak filizlensin, o filizleri de sulayın…
Ve o filizlerden “gül” fidanları derilsin, rengârenk “gül” fidanları…Her taraf “güllük-gülistan”lık olsun gözyaşlarınızla…
Ve “gül” insanlar yetişsinler o gülistanda, işi-gücü “gül” olsun onların, “gül alsınlar gül satsınlar, gülden terazi kursunlar, gülü gül ile tartsınlar…”
Ve,
Hemen ağlayın! Aynı zamanda bir “gözyaşı” Peygamberi olan son Nebî’nin “gül” kokan, “gül” pınarlarından “gülyaşı” olarak sizin için dökülen o mübarek “gözyaşları”nın hürmetine, hemen ağlayın…
Ve,
Asla, asla “timsah gözyaşları” olmasın “göz pınarlarınız”dan gelen gözyaşlarınız…
Ve,
Ağlayınız, bazen “için için”, bazen “dışın dışın”, bazen “sessiz sessiz”, bazen “hıçkıra hıçkıra”, bazen “hüngür hüngür”, bazen de “bağıra çağıra”, ama yeter ki ağlayınız…
“Ağlamaktan başka elinizden bir iş” gelse de ağlayınız gelmese de…
Zira ki ağlamak “BAŞLI BAŞINA BİR İŞ” dir, hemi de çok ama çok önemli bir iş…
Kendisine “husûsî” zaman ayrılması gereken önemli bir iş…
Hadi bakalım, şimdi “ağlama molası” veriyoruz…
VE
(c.c.) “göz pınarlarınızı” kurutmasın
Sept. 13
ali deryahanwrote:



Yalnızım,
yalnızlıklardayım.
Gene senden uzaktayım.
Nasıl ihtiyacım var içimi dökmeye,
dertlerimi anlatmaya bir bilsen.
İstiyorum ki seni düşünürken,
rüzgar esmesin hoyratça içimde.
Toz duman içersinde kalmasın hiçbir yer.

Yaslanmışım bir ağaca,
dalmış
gözlerine,gözlerim.
Uzakta bir boşluğa asılı kalmış.
Şimdi en güzel gördüğüm düşsün.
Bir ressamın tuvalinde resmin,
arkanda dağlar.
Bir perde gibi inmiş gökyüzünden bulutlar.
Bir gök kuşağı sanki başındaki taç.
Sislerle boğulmuş güneş,
senin aydınlığına muhtaç.

Yine bir gün ansızın
yüreğine baskın yaptım geceden.
Esir alınmış soluklarında yaşadım ilk heyecanı.
İlk kez,
mecalsiz kaldı sevgimin hücreleri.
İlk kez sana teslim oldu yüreğim.
Yaşamın en zor yanı,
seni düşünmekmiş bilemedim.
Yaşamın en güzel yanı,
seni düşünürken ölüşün
ve tekrar dirilişin özlediğimde yarınıma.
Ne güzel bir başka renkten sevmek seni,
bir başka mekanda düşünmek.
Bir başka gözle görüp,
sevmenin gür soluklarında hissetmek nefesini.
Ve sonra inmek derinliklerine aşkın.
Tekrar tekrar hissetmek,
keskin ve yakıcı tadını öpüşün.
Ahhhh! Güzelim, bir tanem.
Ne olur,
güzelliklerinde gizlensin çirkinliklerin.
Bak şimdi,
Yalnızlığın uç verdiği yeni filizlerde büyüyorsun.
Oysa sen,
yorgun dalgaların kıyılarındaki izlerde olmalısın.
Kum tanecikleri gibi yıkanmalısın tuzlu suda.
Ve ben sana,
yalnızlıklarımı yazmalıyım,
yalnızlıklarımda
bu satırlarımı kuma.
İçimde hep
sensizliğin korkusunu taşıyorum.
Anlaşılan,
ben hep senin yalnızlığını yaşıyorum.
Senin hıçkırığında, göz seyri mendeyim


beni andığında geçen.
Açlığımda mis gibi ekmek kokumsun
dumanı üstünde yalnızlığımın.
Yağmurda toprak kokumsun, baharda çiçek.
Yalnızlığımın sarhoşuyum her gece
içtiğim yalnızlığımın.
Yüzüme baktığında okuyacaksın yalnızlığımı.
Yalvarışlarımı hissedeceksin,
benim hissetmediğim.
Duruşumun sana
nasılsın der gibi olduğunu.
İyiyim diyeceksin sadece gülerek.
Belki de sarılmanı bekleyeceğim,kendimi zor tutup.
Sen hissetmesen de,
bir çocuğu okşar gibi okşamanı kim bilir.
Senin o gizemli dünyanda
benim yalnızlığım olacak senin düşündüğün.
Senin hissettiğine benim gülmem olacak.
Güldüğümü hissedip,
sende güleceksin.
Sana değecek sözlerimin her kelimesi.
Şarkılarım olacak dudaklarında söylediğin.
Beni hatırlayabildiğin yalnızlığında,
için sıkılacak,
yüreğin daralacak
dokunmak, sevmek gibi,
tatminlerin en güzelinden uzakta,
sen ve ben,
bir araya gelemediğimiz
iki ayrı kutupta,
iki ayrı yalnızlığı yaşayacağız.
Yalnızlıklarda,
yalnız.


Sept. 10
ali deryahanwrote:

Son Nefes -3-

Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son nefesinde tanır. Hayâtın muhâsebesi, kalbinin ve gözünün önünde sergilenir. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği üzere, hayâtı Allâh’a isyân içinde geçen Firavun, ancak Kızıldeniz’de ilâhî kahra dûçâr olurken kendisini ve ziyân ettiği ömrünü gerçek mânâda tanıdı. Dünyadaki nefsânî saltanatının iç yüzünün hakîkatte ne büyük bir sefâlet ve hüsrandan ibâret olduğunu son nefesinde idrâk ederek, içinde müthiş bir pişmanlık duydu. Âyet-i kerîmede bu hâl şöyle bildirilmektedir:

“…Nihâyet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi: «–İnandım. Gerçekten İsrâiloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!..»” (Yûnus, 90)

Lâkin iş işten geçmişti… Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken kendisini îmân halkasına tutunmaya mecbur hisseden Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?!

Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun!” (Yûnus, 91)

İşte bir belâ gelince uslanıp, selâmete kavuştuğunda tekrar eski azgınlığına dönenlerin son nefesteki uyanış, pişmanlık ve îmâna yönelişleri bir hüsrandan ibârettir. Bu bakımdan tevbe ve pişmanlığı son nefese bırakmak, büyük bir aldanış sebebidir. Hâl böyleyken hayâtın sürprizleri, med-cezirleri, yâni iniş-çıkışları içinde çalkalanırken ölümün derin ve sessiz çığlığına kulak vermemek ve birgün kendimizin de o kapıdan geçeceğimizi hesâba katmadan yaşamak, ne hazin bir gaflettir.


Cenâb-ı Hak birçok âyet-i kerîmede, dünya hayâtını imtihan gâyesiyle yarattığını beyân etmektedir. Gaflete dalarak asıl gâyemizi unutma ihtimâlimize karşı birer ilâhî îkâz mâhiyetindeki bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayâtı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)

Bu yüzden, dünya hayâtında yaşadığımız ibâdet, muâmelât ve ahlâk ile alıp verdiğimiz bütün nefesler, son nefesimizin bir nevî pusulası hükmündedir. Aynı zamanda âhiretteki hâlimizin daha bu dünyadaki tercümânı gibidir.

Dolayısıyla herkes, alıp verdiği her nefes ile aslında kendisini ilâhî cezâ veya mükâfâta hazırlamaktadır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde, biz kullarını şöyle îkâz buyurur:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 6)

“Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında, kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.” (et-Tekvîr, 12-14)

“Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (et-Tekvîr, 26)

Bu bakımdan her insan; gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunu da son nefese bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Zîrâ kâr ve zarar, kazanç ve kayıp keyfiyetleri dünya hayâtına mahsustur. Kabirde ne bir kazanç, ne de bir kayıp artık söz konusu olmayacaktır.

Toprak üstünde fânî, izâfî, nefsânî saltanat ve câzibelerin aldatmacalarına kananların ve bu sûretle rûhânî vasfını zaafa uğratanların, toprak altında hüsran ve horluğa dûçâr olacakları muhakkaktır. Üstelik, toprak altındaki ömrümüzün yâni kabir hayâtımızın, dünyadaki ömrümüzün kaç misli olacağı da bir meçhûldür. Bu bakımdan, akl-ı selîm sâhibi bir insana düşen asıl vazîfe, uzun kabir hayâtı ve ondan sonraki sonsuzluk âlemi için hazırlık yapmaktır.

Diğer taraftan, mü’min gönüllerde îmân nûruyla aydınlığa kavuşan ölümün karanlık yüzü, ürpertici bir korku olmaktan çıkmış, ebedî bir diriliş müjdesi hâline gelmiştir. Eş-dost adresleriyle dolu olan kabristanlar, îmân ehli için bir karanlıklar ülkesi değil, sessiz bir îkâz ve irşad beldesidir. Şuur sâhibi bir mü’min için hayat, ölümle iç içe yaşanan tabiî bir hakîkattir. Bu bakımdan gerçek bir mü’min, ölümle barışık insandır. Zîrâ ona hazırlıklı olarak yaşadığından dolayı gönlü huzurludur. Kısacası son nefesin en güzel ânımız olabilmesi, Hakk’a muhabbetle dolu bir gönle sahip olabilmemize bağlıdır. Aksi takdirde “dünya muhabbeti ve ölümden nefret” ile son bulan bir hayat, hüsran ile neticelenir.

Kâmil bir âhiret hazırlığını; Rabb’imizin Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği “sevdiği vasıflar”ın şümûlüne girip, yâni; takvâ, zühd ve ihsân netîcesinde; merhamet, şefkat, hizmet, affedicilik, fedâkârlık ve sabır gibi cemâlî vasıflarla müzeyyen olup Hakk’ın sevdiği bir kul olabilmek şeklinde hulâsa etmek mümkündür. Buna göre bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın cömertliğinden hisse alarak ikram ve ihsân sahibi olmalıdır. Takvâ ve sadâkati kendisine şiâr edinmelidir. Diğer taraftan, Rabb’in sevmediği; gurur, kibir, israf, zulüm, fitne, gıybet, dedikodu, iftirâ, yalan gibi cehennemî vasıflardan kaçınmak da, son nefes hazırlığının mühim bir bölümünü teşkîl eder.


Kulun, son nefesini hüsn-i hâtime, yâni îmân ile verebilmesi için öncelikle kalbini tezkiye etmesi, yâni çirkin temâyüllerden temizleyip, yüce hasletlerle tezyîn etmesi gerekmektedir. Zîrâ, bu sûretle kalbin takvâ kıvamına ulaşması, hayat yolculuğunun en kıymetli hidâyet meş’alesidir. Mevlânâ Hazretleri’nin şu ifâdeleri de, âdeta tezkiyenin bu mâhiyetini îzâh etmektedir:

“Mezar yapmak; ne taşladır, ne tahta ile, ne de keçe iledir. Lekesiz bir gönülde, kendi iç temizlik âleminde, kendine bir mezar kazman îcâb eder ki, onun için Allâh’ın yüce varlığı önünde kendi iddiâ ve benliğini yok etmen gerekir.”

Tezkiyenin kâmil mânâda gerçekleşebilmesi ve kalblerin seviye alabilmesi için de, Allâh ve Rasûlü’ne muhabbet duyguları ile dolu olmak gerekmektedir. Allâh’a muhabbetin en büyük alâmeti O’na itaattir. Allâh’a isyan hâlinde olup da muhabbet iddiâsına kalkışmak, kendini aldatmaktır.


Nitekim bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana öğüt ver, ancak kısa ve öz olsun!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Namazını, (hayâta) vedâ eden bir kimsenin namazı gibi kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elindekilerden ümidini kes!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 412)

Bu bakımdan ölüme hazırlanma gayreti içinde bulunan bir mü’min olarak, ibâdet hayâtımızı olduğu gibi, muâmelâtımızı ve beşerî davranışlarımızı da Sünnet-i seniyyeden feyz alarak güzelleştirmek mecbûriyetindeyiz. Elinden dilinden ümmetin istifâde ettiği bir kul olmalı, kendimiz için istediğimiz bir şeyi mü’min kardeşimiz için de isteyebilme diğergâmlığına kavuşabilmeliyiz. Netîcede ise, Allâh ve Rasûlü’ne duyduğumuz muhabbet, gönlümüzden bütün mahlûkâtı kuşatacak derecede taşarak, onlara Hakk’ın nazarı ile bakabilmemize medâr olmalıdır.

Hakîkaten, son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde seyreder. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı pişmanlık iklîmine sokar. Dolayısıyla, hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın! Bu ayna, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyye hâlinde henüz yaşarken hayâtımıza girsin. Zîrâ gerçek bahtiyarlar, ölümle tanışmadan önce kendisini tanıyabilenlerdir.

Rabb’imiz son nefesimizi, ebedî âlemdeki mükâfatlarımızı seyredeceğimiz bir pencere eylesin…

Âmîn!..

Sept. 10
minciyewrote:


internetten bulduğum bi tartışmanın özeti , yardımcı olması duasıyla, eğer arkadaşlarınızın arasında istemeden bi kargaşaya neden olursam bu yazıyı silmenizi rica ediyorum, selametle...

GENEL

İnternette belli bir vaktini geçirip facebook‘u duymayan, bilmiyen pek fazla kişi yoktur sanırım.

Facebook’ta dua dostluğu grupları kurulmuş sevinsek mi, üzülsek mi bilmedik…

Sadece ufak bir fikir beyanı yapıp yorumu size bırakalım.

Diyelim ki Peygaberimizi (sav.) çok sevenler grubu‘na üyeyiz. (birebir bu isimde bir grup var mı bilgim yok, ama “Hadis-i şerif sevenler” grubuna rastladım ve bir çok dini değerler hakkında grup bulunmakta)

Hem bu gruba üye olup, hem de boy boy fotoğraflar ile O’nun (sav.) sevmediği bir durum üzre gözükmek sizce nedir?

(ilgili siteye karşıtlıktan ziyade, oluşan tezatı, güzel amaçlı grupları eleştirmekten ziyade, oradaki bir çok profilin (erkek, bayan) oluşturduğu içinden çıkılmaz bir günah döngüsüne sebebiyet verebilme ihtimalini eleştirmekteyiz.)

Sevgi uymayı gerektirir, nefse uymayı değil.

Ve Sükût…





BÜLENT

Arkadaşlar bende sizleri eleştireceğim müsade ederseniz…Başlık yazısı ve Rabia hanım….

İslamiyet’in en önemli talebi NİYET dir.Bu siteleri hazırlayan arkadaşlar İslamiyet’i yaymak daha fazla kitlelere ulaşmak ve bu bilgileri onlarla paylaşmakdan başka bir niyetleri olduğunu sanmıyorum….

Facebook ve benzer sitelerde insanlar birbirleriyle güncel konuları paylaşıyorlar…dostları ile sohpet ediyorlar..bu neden günah olsun ki..

Doğru bilgilerin insanlara ulaştırılmasında hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın önemli olan niyettir…

Aşın artık bu kısır döngüleri…Bir hanımın resmine hernerde bakarsanız bakın iki sonuç ortaya çıkacaktır.

1-Salim ve sağlıklı bir insan:Bu hanımın resmine bakıp geçecektir…

2-Sapık bir insan:O resimden ne sapık hayaller ortaya çıkaracaktır….

Arkadaşlar,amcasının kızına aşık olup onunla evlenen,teyze kızına göz koyan akrabalarına göz koyan (sebebi her ne olursa olsun sen Teyzenin kızına,amcanın kızına hangi gözle baktın be birader) bir toplum geleneğinden geliyoruz…Geçmişimiz böyle sapıklıklarla dolu…Toplumu doğru yöne sevketmek…adalet,hakl,inanç kavramlarını doğru yaymak ve insanları bilgilendirmek zorundayız…

Sizin takıldığınız konular çok detay ve gereksiz zaman kaybı gibi geliyor..

Hoşgörünüze sığınıyor ve yorumlarınızı paylaşmanızı bekliyorum…





NURCAN

Kişinin Sözü, Aklını ve Faziletini Gösterir !…” Hz. EbuBekir (R.a)

Tesettür !

Başı yalnızca mendil kadar bezle örtmek değildir.
sıkma bağlayıp….alta daracık pantolonlar giyinip üzerine giyinilen bir bluzun altından iç organlarına varana kadar seyretmek değildir…

Tesettür İlahi emre göre…

Kadının avret yerlerini örtmesidir avret yerleri ; yüz ve eller hariç tüm vücuttur saçlarda dahil…kurallarına göre değerlerine göre olması gerektiğine göre…

Tesettür ; örtünmenin akabinde kendini saklamak, korumak ve teşhir etmemektir

Tesettürlü ama….boy boy fotoğraflar Facebook ta neden?

Mantık nedir? mantığım elverişli değil bu işler için…

Bülent Bey !

Facebook`ta ne VAR ?

HADİSİ ŞERİFİ SEVENLER GRUBU var ya…madem böyle bir gruptalar Ya bunlar hadisleri okumamışlar ya da…hadislerin ne demek istediğini anlamamışlar

Şu hadisi şerifi sevenler gurubuna katılan boy boy tesettürlü fotoğraflarla arzı endam eden bayanlar ; kadınlarla ilgili hadisi şerifleri okusunlar değil mi ? madem böyle bir gruptalar okusunlar anlasınlar, bakalım…

Okusunlar da; burada (Facebook) olmalarımı gerekli olmamalarımı gerekli bir görsünler…

“Hadisi şerifler Kur`an-ı Kerimin aynasıdır…Kur`an-ı Kerim hadisler ile anlaşılabilir
Dolayısıyla hadislerde bahsi geçen konular topyekun Kur`an-ı Kerim ile alakalıdır.”( ne demek istedim…şöyle ki ; Hadis Kuràn-ı Kerim`in aynası ise ikisi bir bütündür içerisindeki her bir bilgi inkar edilemez hayatın içerisinden çıkarılamaz…)

Demem o ki…HADİSİ ŞERİFİ SEVENLER GURBU yani …tabiriyle…Peygamber Efendimizin sözlerini sevenler gurubu; bu sevgiyi bir gözden geçirsinler bakalım aradan kaçmış olan bir şeyler var ; ya akıl…ya da fikir ….bir (k)açış var ama hayr ola.

Oradaki boy boy poz veren kızlar….! Önce Hadisleri anlayalım sonra sevelim…
Sevmek demek; hayatının içinde olmasını istemektir…
Sevmek demek; hayata tatbik etmektir
Sevmek demek ;bağlanmaktır uymaktır
Sevmek demek ;anlamaktır…

nasıl sevdiğimiz bir şeyin hayatımızda olmasını isteriz …buda böyle Hadisi şerifleri seviyorsak eğer….hayatımıza TATBİK edelim değil mi…kendimize göre şekillendirmeye ne hacet…biz o mukaddes sözlerle şekillenelim İnşaallah…Günah(ı)a d\almıyalım …!

Bülent bey açıklayıcı olmuştur umarım…

Burada vurgulanmak istenen …

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu !

Yıldız Hanım !

GERÇEKTEN BENDE FACEBOOK TA OLANLARA İNANAMIYORUM birisi beni inandırsın siz ister misiniz beni inandırmayı ve ikna etmeyi…Bilişim ve Teknoloji çağında yaşıyoruz nasıl oldu da unutuverdik….

İslami şekilci olarak yaşamayalım ….ne gerek var ki!

Kalbimiz temiz tamam !

Peki kalp temizliği ne ile olacak bunu biliyor musunuz?
Bu sözleri bilinçsizce sarf ettiğinizden eminim….

Kalp temizliği;

Allah`ı zikr etmekle olur,(zikr ; sadece dil ile olmaz, kalpten tefekkürle olur, bir kelebeğe, bir böceğe , bir çiçeğe , yaratılmış her şeye tefekkür boyutunda bakabilmektir zikr, bunları yürekte yaşatabilmektir, yürek o zaman tertemiz olur ve ışıl ışıl parlar) İslami yaşamakla olur, İman hakikatleri ve iman ile olur.

Sizin düşündüğünüz gibi…iyi niyet beslemekle olmaz ,sevecen -yardımsever olmakla olmaz

Yoksa unuttunuz mu ?

yardım severliğin, hoşgörünün muhabbetin İslam`ın mihenk taşlarından birkaçı olduğunu…


Yetimlere Efendimiz kadar kim yanabilir kim, ağlayabilir, ( Ne güzeldir o yetimler Padişahı)

Öksüzlere kim Efendimiz kadar el açmıştır , yürek açmıştır….

Peki dediğiniz söze mukabil ; bunların bilincindesiniz de… İslâmı teknoloji denen çağın belalarından birine eş değer tutabilirisiniz orada yaşanılanlara göre doğrusu budur tavrını sunabilirisiniz Yıldız hanım!

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!

“Ve Efendimizin sünnetleri( fiili yaptıkları mukaddes uğraşlar) “
“Ve Efendimizin hadisleri( mukaddes ağzından çıkan inci taneleri)”

Bunlara uyanlar hani nerde?

İslami şekilci olarak bakmayalım evet.

Islama bakılması gerektiği gibi bakalım, sahip çıkalım,

İslami teknolojiyle yorumlamayalım…

VE İSLAMI ARTIK YORMAYALIM…

…………………………………………………

“Bir elde kadeh, bir elde Kur’an
Bir helaldir işimiz, bir haram,
Şu yarım yamalak dünyada,
Ne tam kafiriz, ne tam müslüman.”

Ömer Hayam

Ve`s-Selam.
Sept. 8
Sept. 6
ali deryahanwrote:





Dostluğum düşmüş gamzelerine..




Gamzelerine düşmüş umudum,

O umut ki peşinden çok koştuğum..

Kimi zaman birkaç cümlede

Kimi zaman bir dost elinde

Ama şuan biliyorum nerde

Dostluğum düşmüş gamzelerine...



Bazen sabırla aradığım,

Bazen bulamadım diye kırıldığım

Her defasında gözümden sakındığım,

Dostluğum düşmüş gamzelerine...



İlkbaharda aşkla aldattığım

Sonbaharda ağlayarak yakardığım

Her defasında son durağım

Dostluğum düşmüş gamzelerine..



Bırakma sakın beni karanlıklara

Yollarıma ışığım

Hayatta yoldaşım

Dostluğum düşmüş gamzelerine...



Bu dostum kendini biliyor...

Ona gülümsemek çok yakışıyor..




Saygılarımla
Sihem TACHOULI






Sept. 5